Türk Destanı Üzerinde Çalışanlar

Beğendi iseniz lütfen paylaşın
  • 21
    Shares

Benim bildiğime göre, Türk destanı üzerinde ilk çalışan Türk, Ziya Gökalp’tir. Gökalp, iyi bir şair olmamakla beraber, Türk destanının bazı parçalarını sade ve özlü bir dille nazıma çekmiş ve bununla ilmi değil, yalnız milli ve terbiyevi bir gaye gütmüştür. Fakat Gökalp’in çocuklar için yazdığı ve aslına göre az çok değiştirdiği manzum masallar ve destanlar, gerçekte çocukların anlayabileceği manzumeler değildir. Bu alandaki ilk denemeleri sembolik mahiyette olduğundan, ancak belirli kültürü olan aydınların anlayabileceği parçalardır.

Gökalp’in, vaktiyle, ilkokul çocukları için çıkan “Çocuk Dünyası ” adlı haftalık dergiden “Türk Tufanı” başlığı ile yazdığı bir manzume, Oğuz Destanı’nın değiştirilmiş bir şeklidir. Bu destanın aslındaki Karahan, Oğuz Han’ın babası olduğu halde Gökalp, onu yabancı bir düşman haline sokmuş ve Karahan kelimesi, Türkleri basan karanın bir sembolü haline getirilmiştir. Bu manzume, “Çocuk Dünyası’nın 30 Mayıs 1329 (=1913) tarihli sayısında çıktığına göre, Gökalp, o zaman 37 yaşında idi ve Türkoloji bakımından henüz olgunlaşmamıştı. O, yalnız, Balkan Savaşı’nın felaketle biten günlerinde, geçmişten kuvvet almak ve gelecek için ümitli bulunmak gayesiyle bu manzumeyi yazmıştı. Nitekim, 58 beyitlik manzumenin son mısraları bunu açıkça göstermektedir;

[the_ad id=”5715”]

Gerçek yalan içinde,
Budur kalan içinde;
Türk’ü kara basmışken
Oğuz, onu bu dertten
Kurtardı, verdi necat!
Başladı yeni hayat;
Şimdi bizi al bastı;
Camilere haç astı,
Koptu kızıl kıyamet,
Yeni güne alamet;
Eğer bugün Tanrı’dan
İsteyerek kol ve kan,
Çıkarmazsak bir Oğuz,
Bilelim; artık yoğuz…

Gökalp’in Birinci Dünya Savaşı sırasında çıkan “Kızılelma” adlı şiir kitabında da Türk destanının az çok işlenmiş parçaları vardır. “Alageyik” ve “Ergenekon” adlı parçalar tamamen veya kısmen Türk destanından alınmıştır. Hece vezninin yedilisi ile yazılan “Alageyik” manzumesi Gök Türklere ait Ergenekon Destanı’nın oldukça değiştirilmiş bir şeklidir. Gökalp, burada Türkçesinin kudretini en güzel şekilde isbat eden bir nazımcıdır;

Açtım bir elmas oda,
Dev şahını uykuda
Gördüm, kestim başını,
Dedim; ey ifrit, hani
Nerde dünya güzeli?”
Dedi; “Elinde eli!”
Döndüm, baktım bir Kırgız
Elbiseli güzel kız
Durmuş bakar yanımda,
Şimşek çaktı canımda!

Bu manzumenin Ergenekon Destanı’ndan alındığını gösteren parçası son mısralarıdır:

Geçtik nice dağ, kaya,
Geldik Demirkapı’ya.
Kapanması çok yıldı,
“Açıl!, dedim, açıldı.
Yol verince gizli yurt,
Aldı bizi bir bozkurt,
Kaf Dağ’ndan geçirdi,
Türkeline getirdi.

Hecenin sekizlisiyle yazılan “Ergenekon” manzumesi ise şekil bakımından olduğu gibi muhtevası bakımından da hem destan, hem de tarihtir. İlk dörtlüklerinde Oğuz Destanı’nın malum olan İslami şeklini ve Ergenekon Destanı’nı anlatır. Gökalp bu kısımları belli ki Ebülgazi Bahadur Han’ın “Türk Şeceresi” adlı eserinden almıştır. Daha sonraki dörtlükler ise Türk tarihinin bir özü halindedir.

Fakat Gökalp, manzumelerini daima telkin maksadı ile yazdığı için, bunun sonunda da okuyuculara bir ders vermeyi ihmal etmemiştir:

Kırım, Kazan heder oldu!
Tuna, Kafkas beter oldu!
Türkistan’da neler oldu,
İşitmedi kulağımız.

Yurt girince yad eline
Ergenekon oldu yine.
Çıkmaz mı bir Börteçine?
Nurlanmaz mı çırağımız/

[the_ad id=”6546″]

Gökalp, Kurtuluş Savaşından sonra, 1339 (=1923) da, çocuklar için yayınladığı manzum ve mensur meydana gelen “Altın Işık” adlı kitapta da, bazı Türk destan parçalarını nazma almıştır. “Altın Işık”taki parçalar Dede Korkut’tan alınmıştır. Hecenin 4+4+3 vezniyle yazılan “Deli Dumrul” masalı, aslına çok uygun ve yine sade, güzel Türkçe iledir. Yine Dede Korkut’taki “Tepegöz” parçasının nazma çekilmiş şekli olan “Arslan Basat” adlı uzun parça ise, nazım tekniği ve sanat bakımından, diğer manzumelerin den daha az başarılıdır.

Ziya Gökalp, çeşitli milli ve toplum görevlerinin ele alınmadığı veya iyi görülmediği bir devirde yetişmiş milliyetçi bir aydın olduğu ve bundan büyük bir ızdırap duyduğu için, ihmal edilenlerin hepsini birden yapmaya kalkmış, bu yüzden yaptıklarının bir kısmı eksik veya yarım kalmıştır. Türk destanını yazmak hususundaki teşebbüsü de böyledir. Bununla beraber birçok alanlarda olduğu gibi, bu sahada da ilk çığırı açmış olması, onun büyük şereflerinden birisidir.

***

Gökalp’ten sonra Türk destanı ile uğraşan fikir adamlarından birisi de Hilmi Ziya Ülken’dir. 1340- 1341 (=1924 -1925) yıllarında yalnız 12 sayı olarak çıkan ve Anadoluculuk fikrini yaymaya uğraşan aylık Anadolu dergisinde, Türk destanı üzerinde çalışmalarının ürünlerini yayınlamıştır. Hilmi Ziya Ülken’in, o sıralarda lise öğretmeni olduğunu sanıyorum. Anadoluculuk inancının fikriyatını yapan ve milli tarihimizin adı, konusu, milletimizin adı, Anadolu Coğrafyası, milli bayram, Anadolu kadınlığı, Anadolu edebiyatı gibi sırf Anadolu’ya ait şeylerle uğraşan, hatta milletimizin adını Anadolu milleti, devleti de Anadolu cumhuriyeti diye adlandıran ve hepsi de genç olan bu grup arasında Hilmi Ziya, Türk destanı ile uğraşan tek kişidir.

O, bu konu ile iki yönden uğraşmıştır; Hem bazı destan parçalarını uzun manzumeler halinde yazmış, hem de destanı ilmi bir konu olarak ele alıp nasıl teşekkül ettiğini göstermiştir.

Hilmi Ziya’ya, manzumelerinde başarı göstermiştir denemez. Çünkü zaten şair değildi. “Anadolu Örfü ve Destanlar” adı ile yayınladığı ve destanı ilmi olarak ele aldığı iki makalesinde de fazla başarılı değildir. Çünkü o zaman kendisi pek genç, ele aldığı konuda bizim için yeni ve el değmemiş gibi idi. Bundan başka Hilmi Ziya, Anadolu dergisinin prensibine uyarak, işe, Anadoluculuk ön fikriyle başlamış bulunuyordu. Bu ön fikrin, onu, bazı tarihi gerçekleri görmekten alıkoyduğu muhakkaktır.

Bununla beraber, destanlar hakkında vardığı sonuç ve verdiği hüküm doğrudur; “Galip veya mağlup, zengin veya fakir bütün milletlerin mefkuresini (ülküsünü) gösteren, istikametlerini tayin eden destanlardır.”

Hüseyin Nihal Atsız, Orkun Dergisi, 31. Sayı, 4 Mayıs 1951

[the_ad id=”5196″]

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir