Sivas Ellerinde Sazım Çalınır Türküsünün Hikayesi

Beğendi iseniz lütfen paylaşın
  • 36
    Shares

1588’in baharında Sivas valisi Hızır Paşa’dan haber geldi Banaz’a. Eski mürit, şeyhi Pir Sultan Abdal’ı çağırıyordu. Atlıların arasına katıp sürüklediler Pir Sultan’ı, rızasını sormadılar, dileğini almadılar. Sazı evinde kaldı. Sevdiği, helali, çocukları evinde kaldı Pir Sultan’ın.
Ucu Sivas kalesine çıkan dar kağnı izlerinden geçip geldiler kaleye. Hızır Paşa’nın huzuruna çıkacaksın dediler. Başının sargısını çıkardı Pir Sultan, bir zamanlar kapısında kul olan Hızır mıydı bu? Neydi bu kaderin cilvesi?
Ağalar kul olur, taht sahipleri dilenci olur derlerdi de bu kadarı görülmüş müydü dünya kuruldu kurulalı?

Hızır Paşa saygıyla karşıladı Pir Sultan’ı. Buyur etti, hal hatır sordu, ikramda bulundu. İstanbul’a gidişini, Hakk’ın takdiriyle yükselip paşa oluşunu anlattı. Sonra lafı çevirip Tebrizli şahın Anadolu’ya serptiği fitne tohumlarına getirdi. Pir Sultan’ın adı da duyulmuştu sarayda. Kendisi hakkında iyi düşünceler yoktu. Sazını susturmalı, halka padişahı anlatmalı, yüzünü İran’dan İstanbul’a çevirmeliydi.

Pir Sultan, önüne konmuş olan yiyecekleri geri çevirdi. Kalktı Hızır’ın sofrasından. Kendisinden bir ses, bir cevap bekleyen paşaya dönüp dedi ki,

– Hafikli Hızır! Yeni adın Hızır Paşa oldu rahat mısın? İyi misin. Hoş musun? Banaz’ın koyununu güderken daha iyi değil miydin. Taç taht, makam mevki memnun etti mi seni. Yoksa doğru yolda çevirdin mi gönlünü. Hafikli Hızır! Çoban olup kuru yufka sunsaydın bana, şeker şerbet gibi yer idim. Azap olup kapılarda dolansaydın, sana bende dost der idim. Hafikli Hızır! sen dünyanın sefasına, bir gün koca karıya dönecek bu kahpe güzelliğe aldandın. İkramında haram kokusu var Hızır. Sunduğun sofraya oturmak yanlış. İkimizin arasına dünya girdi. İsteğinin oluru yok benden yana. Var sen bildiğini işle.

Hızır Paşa bu beklemediği çıkış karşısında şaşırmış, kendilerini dinlemekte olan adamlarına dönüp öfkeyle bağırmıştı.
– Alın bunu, atın dam altına. Atın da akıllansın. Atın da bilsin padişah kimmiş, paşa kimmiş.
Pir Sultan’ı alıp boş bir çuvalı bırakır gibi bıraktılar karanlık bir mahzene. Gürültüyle örttüler kapıyı üzerine. Sabah akşam kuru ekmek ile su verdiler.

Günler geçti, geceler geçti, haftalar geçti…

Hızır Paşa’nın içi rahat değildi nicedir. Pir Sultan, pir olduğunu ispat etmişti işte. Yıllar önce kendisine dua ederken “gün gelir bana kıyarsın, beni dara çekersin, ölümüm elinden olur, anlamazsın, bilmezsin” dememiş miydi? Kapısında kalmıştı nice zaman, ekmeğini yemişti, suyunu içmişti, iyiliğini görmüştü Pir Sultan’ın. Erliğe, iyilik bilirliğe, müminliğe yakışan ekmek tuz hatırı gütmek olmalıydı. Bu koca pirin karanlık hücrede çürümesi reva değildi. Ama inat ediyordu doğru bildiğinde. Ne vardı isteğine tamam dese, ne vardı padişahtan yanayım dese. Ne vardı geçmişini, kulluğunu, azaplığını yüzüne vurmasa.

Haber gönderip çağırttı tekrar huzura. Yorgun, çökük fakat öfkeli Pir Sultan’ı yine güler yüzle karşıladı. oturtup şerbet ile serinletti. Hal hatır etti.
-İlle yaptığın doğru değil koca pir. Döndüm yolumdan lanet olsun şaha de. Yine gönlün bildiğini okusun. Kimselere fikrini belli etme. Ama görünüşte döndüm de. Ne kaybedersin. Bak şimdi padişah kullarını çağıracağım onların yanında padişaha övgü diz. İçinde şah lafı geçmeyen bir deyiş söyle ki döndüğüne inandır huzurdakileri. Sen Banaz’a dön sağ salim, ben İstanbul’a…

Hızır Paşa emir buyurdu. Pir Sultan’a saz getirildi, sözünü kaydedecek katip getirtildi. Sivas’ın devlet görevlileri,  kadısı, müftüsü toplandı. Pir Sultan nemli gözlerini dolaştırdı kalabalıkta. Banaz’dan yana çevirdi yüzünü. Ayarladı, seslendirdi sazını.  Esirgemeden doğru bildiğiyle dillendirdi sözünü.

“Kadılar müftüler fetva yazarsa,
İşte kement işte boynum asarsa
İşte hançer işte kellem keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan…”

Yüksek damlı konak odasında soğuk bir rüzgar esti. Ak sakallı görevliler “bu pervasız adam ne diyor?” dercesine baktı birbirine. Hızır Paşa’nın rengi değişti, sustu başını eğip. Bu koca Alevi’nin bildiğinden dönmeyeceğini anladı.

“Şahı sevmek suç mu bana
Kem bildirdin beni Han’a
Can için yalvarmam sana
Şehinşah bana darılır.”

Pir Sultan “dönmem” diyordu. “Şah” diyordu. “Vur boynumu korkmam!” diyordu. Bildiğince çalıyordu sazını, bildiğince söylüyordu sözünü. Döndü en son söze geldi. Sazını yokladı telleri ağlatırcasına. Yüzünü söylediklerini kaydeden katibe çevirdi.

“Kul olayım kalem tutan ellere
Katip arzuhalim yaz yare böyle.
Şekerler ezeyim şirin dillere
Katip arzuhalim yaz yare böyle…

Rakibimin dedikleri oluyor
Gül benzim Sararıben Soluyor
Al kanlarım ılgıt ılgıt geliyor
Katip arzuhalim yaz yara böyle..

Sivas ellerinde sazım çalınır
Çamlıbeller bölük bölük bölünür
Yardan ayrılmışam bağrım delinir
Katip arzuhalim yaz yare böyle..

Pir Sultan Abdal’ım ey Hızır Paşa
Yazılan gelirmiş her daim başa
Beni hasret koydun kavim kardaşa
Katip arzuhalim yaz yare böyle…

Güzelim ey!
Fidanım ey!
Bir tanem ey!

– Alıp asın, uslanacağı yok bu koca Kızılbaşın! dedi Hızır Paşa.
Katip defterini topladı, kalemini elinden bıraktı. Elleri kirli cellatlar aldı Pir Sultan’ı. Saz tutan ellerini uzattı cellatlara. Ağır kelepçeler vurdular. Keçibulan semtine götürdüler, Sur dibinde darağacı kurdular. Ak sakallı başını geçirdiler yağlı urgana. Ayağının dibindeki tabureye bir tekme vurdular. Sustu Pir Sultan….

Kaynak : Türkü Öyküleri / Hulusi Üstün / Pozitif yayınları

Bunları da Sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir