İnsan – Ercüment Uçarı

Beğendi iseniz lütfen paylaşın

İnsan

ölümün apansız geldiğini duyuyorsun bir gün duman adındaki sana ait
kedinin gözlerine
derinin hücrelerinde tedirgin oluyorsun
boğazından asılmış bir nehri küçümseyerek attığın zar yüzünden belki
de atamadığın
kahveye duyduğumuz sıkıntı yüzünden çıkıyoruz diyorsun içimizde
oluşan bir şey bu
güz günleri bunu herkes biliyor üstelik
ağır bir ağacın yorgunluğu gibi
güneş yüzlü gözkapaklarına asılmış gece
pembe gül ağacından

çelik potalarda yoğrulmuş gövdenizden akan terin
o açıklanmaz kanserindeki etin kara sesi
bir gazetenin günlük havadisleri arasında
gazetenin bir köşesine sıkışmış sekiz puntoluk harflerle
pamuk üreticisinin perişan hali anlatılıyor
doğrusu ülkeye gerektiği gibi yağmur yağmayışının doğurduğu sonuç mu bu tamamı tamamına
değil bu yüzden de bu acının giderilmişliği yok daha henüz
hem denizleri hep maviye boyuyor lodos rüzgarı
poyraz göbeğinde daha iyi hora tepsin diye belki

açlığı duyuyorsun
kıyıda yan yana dizilmiş
iplerle birbirine bağlı motorların
bordalarına vuran denizin o kezzap sesinde
ölüm iplik gibi avuçlarının içine dikiliyor koskoca bir iğneyle
yağmur yağınca suyun üstünde yüzer istavrit balıkları
şişe ve cam fabrikalarının kalın bacalarına karşı
kurşun gibi ağır balıkçı ağlarının içinden
değişik bir zamanına geçiyoruz krizantemlere yatkın göz kapaklarımızın
bir sıkıntı gibi uzuyor belleğin
üstelik aşkın kör testeresinde
uç uca ekliyoruz böylelikle içmediğimiz sigaraları
bu kış günü işte tam da
burnunuzdan tutan korku sizin
o hiçbir zaman dosdoğru açıklanamaz suçlarıyla belki gemiciler
insan olduklarından bu yana
ama hiç insan oldukları düşünülmemiş onların
on sekizinci yüzyıl gemicilerinin
daha önceki büyük keşifler zamanındaki gemicilerin
don rodrigozlu gemicilerin
kadın diye bir şeyi üstelik bilmedikleri çağ ki yok onların
çoğununsa saçları kara ama attıkları şey içki şişesi değil yüzlerinden
boyunlarına takılan ilmik yüzünden çok kere gemi pruvalarında

hep camlarını siliyorlar zengin evlerinin işçi kadınlar kapıcı kanlan
ellerindeki beyaz bir bezle cama tad verdiklerini sanarak
bir büyük sarı rengi koskoca bir büyücü kazanında kaynatırken
fokurdatarak kazanda üstelik ağaçlardaki yemyeşil yapraklara acı katarak
bir demli çay içiyorsun kadıköy vapurunun üst güvertesinde
için kazınıyor yalnızlıklarının o tam köpüklü olmuş yemen kahvesinde
başına yağan taşın yürekliliği bu

o çok ince alnının ortasında daralan saçlarının
o zaferi kömür karalığında
heyecanını bastıramadığın içinin bir macun tadıyla rengarenk
kütahyadaki eski dar bir sokaktan iniyorsun başaşağı
papuçların tam sol gözünün bebeğine çakılı
işte balinaları vuran zıpkınların o demir ağırlığıyla
sokaklardan sürüyle kamyonlar geçiyor
hep iri kara kömür taşıyarak
bir yerlerinde eskiterek hep güvercin denen şeyin tadını

işte daktilo tuşlarına vuran parmaklarınızın sızısı her gün yaşam
denen kuru gürültü
alnınızda patlatılan kurşunun getireceği suç için üstelik
bir gün mezarınızda da o sizin canım parmaklarınızın
kefeninizi yırtmayı dahi beceremeyeceğini anlamanın o ağır damında ölür kuş
yağmur yağıyor o ip incecik ceketinin üstüne
yağmur horozları bile sildi yeryüzünün damlarından

kahveye hep sıkıntı için çıkıyoruz
küçük kara kızların kanarya sarısı kahkahalarıyla
büyük bir jeneratör uğulduyor o kasımpatlarına değen kulakların için
kağıttan bayraklarla dolaşıyorsun caddelerde cumhuriyet bayramlannda
ellerinde bayraklar ufak çocuklar gibi içini çoğaltan çatapat maytap
susuzluğunun o katran koyuluğuna zehirli ufak oklar atılmış
işte bir yaz bahçesi daha bozuldu
güzün o sararmış yaprakları yerde
bisiklete binmiş bir çocuğun
o mutluluğu işte eğilip güz yaprakları arasından topladığınız

kahveye sıkıntı için çıkıyoruz
üç el bile altmış altı oyununu oynamayı beceremeden
maden ocakları gibi içindeki gök kapkara zifiri
bir fotoğraf makinesiyle en iyi hangi görüntüyü çekiyorsun
ufacık köpek yavrularının ayaklarından duyduğun gürültüyü mü

kahveye sıkıntı için çıkıyoruz
bizansta herakliusun imparatorluğu zamanında
karısı martinanın doğurduğu iki erkek evlattan
biri sağır diğeri çarpık boyunlu idi
bu durum ise üzüyor hazarları bile

bu iri çınar ağacının üstüne çıkma
kendini aşağıya atarsın

o iri yazların göğüslerinin diriliğinde deliren aşk
maraş kilimlerinin o pantolon giymiş karnında açken
ve azıcık biter gibi mısır püskülleri yumuşaklığında bıyıkların dudağının üstünde
o çektiğin tombala torbasından sana çıkan numara
osuruk ağacından yapılı bir kral sarayı

kıram mı hu fincanı içinden kakao içmediğin
kırmayayım mı anlıyorsun teğet geçen kuşlar için gökyüzünün tadını
profesyonel bir boks maçında yapılmış olan bir şike mi bu
bütün bu tip maçlarda eninde sonunda asıl kazançlı mafia çıkıyorsa
bundan bana ne deme
duvarlara yazı yazıp
duvarları kirletenler yok mu
hangi amaç için olursa olsun
bu yüzden ortalığı kirletenler yok mu bir kalabalık

kentin güzelliklerini yok ediyorlar onlar
en çok onlara kızıyorsunuz işte
tarihi bir yapıya
kömür karası bir renkte örneğin referandum yazısını çiziktiriveriyor
asıl kafalarında sanat eserini korumak konusunda bir referandum yapmaksızın
yıkmayı hedef bildikleri bir çağ aslında bu onların
bu yüzden hiçbiri şiirin o tadını sevmiyor
işte kahveye bu yüzden sıkıntı duyduğumuzdan çıkıyoruz dosdoğru

intihar denen saçın o kuduz noktasında
işte güz o kan yanıyor senin alnında
sevmeyişin yüzünden taş taşıyan kamyonların ağırlığını

Ercüment Uçarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir