Aman Kerem Beni Rüsvay Eyleme Türküsünün Hikayesi

Beğendi iseniz lütfen paylaşın

Aman Kerem Beni Rüsvay Eyleme Türküsünün Hikayesi

Vaktin zamanında Isfahan şehrinde adil bir şah vardı. Şahın, Ermeni keşiş  bir hazinedarı (maliyeci) vardı. Hazinenin anahtarcısı da onun karısı idi. Amma bu şahın çocuğu olmadığı için çok elem çekip teessüf eder, üzülürdü.

Birgün keşişi çağırıp onunla teselli bulurum, onun da hiç evladı yoktur deyip konuştular; hallerini dile alıp söyleşirken hazinedar dedi ki: “Şahım ömrün uzun olsun, bağı irem misali bir bahçe yaptırsan, içinde musanna köşkler ve güllük gülüstanlık ve bülbüle ah ve figanlık ve nice hoş şadırvanlık, nice ağaçlar, çimenler, çeşmeler olsa, orada eğlenip vakit ve hali hoş geçirip eğlenseniz” dedi.  Şah emir verdi mimarlar, bahçıvanlar çağırıp bir bahçe yaptırdı.

Bir gün şahın eşi, keşişin karısı ile bahçeye giderken yolda bir ihtiyar adam, elindeki iki fidanı hanım sultana sundu, o da bu fidanları aldırıp bir avuç altın ihsan eyledi. Meğer o adam kırklardan biri imiş. Bahçeye vardılar elma fidanını hanım sultan, ayva fidanını keşişin karısı diktiler. Dünyada evlatlarımız yoktur, bari birer fidan yetiştirelim deyip onları büyüttüler. Bir vakit bu fidanlar meyve vermedi. Hanım sultan birgün üzüntüye dalıp ağladı: “İlahi! Dünya ya bir zürriyetim gelmeyip cümleden mahcubum. Elimle bir elma fidanı diktim, o da meyve vermedi. Her ne olursa senden, cümle kusur bende” deyip uykuya daldı. Bir de rüyasında gördü ki o fidanları aldığı adam: “Ağlama! Senin fidanın meyve verdi. Onu yiyesin, muradın hasıl olur” dedi. Hanım sultan uyanınca keşişin karısını çağırıp durumu anlattı. Kalkıp bahçeye vardılar. Gördüler ki elma bitmiş. Elmayı koparıp baktılar. Bu elmalar diğer elmalar benzemezdi. Ortasından kesip yarısını kendi aldı, yarısını hazinedarın karısına verdi, yediler. Hanım sultan dedi ki: “Hazinedar! Bu boşuna değildir.  Eğer erkek çocuğum olup senin dahi kızın olursa kızını oğluma verir misin?” O da veririm dedi. Bahçeden kalkıp saraya geldiler. O gece erleriyle birleşip ikisi birden hikmeti hüda hamile kaldılar. Vakti gelince Hanım Sultandan bir oğlan, hazinedar keşiş karısından bir kız dünya ya geldi. Şah çok hapisler köleler azat eyledi, kurbanlar kesip fukarayı doyurdu. Hanım Sultanın oğlunun ismini Ahmet Mirza ve hazinedarın kızının ismini Kara Sultan koydular.

Bunlar beslenip büyürken; keşişi bir keder aldı. “Bunlar müslüman ben hıristiyanım çocuklarımız yarın nasıl evlenecek, bunlara söz vermiştik” diye düşünmeye başladı. Şahtan izin alarak işinden ayrıldı. Isfahandan üç günlük mesafedeki Zengi adlı bir köye göçüp orada otururken çok itibar görüp şöhret buldu.  Ahali cümle işlerini ona danışır oldular. Yalnız kızı gizleyerek halka öldüğünü duyurdular. Bir dedikodu ile bütün bölgeye “Kara Sultan öldü” dedikodusunu yaydılar.

Şahın oğlu Mirza Bey dört beş yaşına gelince okula başladı. Yanında bir de yardımcısı vardı, adına Sofu derler di. Büyüdüler delikanlı oldular ava, kuşa gitmeye başladılar. Bir gece alemi uyurkan, manada Mirza Bey’in canını ateşi aşk bürüyüp ve badeyi aşktan bir kadeh dolusu Kara Sultan elinden içip mestoldu. Tanımadığı kızın cemaline aşık oldu.

Birgün tebdili hava için Mirza Bey ile Sofu babasından izin alıp Zengi köyüne gittiler, babasının hazinedarı olan keşişe misafir oldular. Keşiş bunlara çok izzet ve ikram eyledi; bunlar bazı eğlenir, bazı ava giderlerdi. Mirza Bey avdayken bir kuş gördü. Şahini salıverdi. Şahin kuşu sürüp bir bahçe içine indi. Bey atından inip “Sofu sen şu atı tut! Ben varıp şu bahçe içindeki şahini bulayım,” dedi, bahçenin kapısından girip şahini ararken gördü ki bir ala köşk önünde bir havuz, güllük gülistanlık. Köşkün içinde bir huri misali bir kız oturmuş  gergef işler ve şahin gergefin üstünde çarkıfelek gibi döner. Bey kızı görünce aşk ateşlerini saçıp bana aşk dolusunu veren sen değil misin? diye sordu. Sonra naz ve niyazla kızı tutup iki gözlerinden öperek; “Aman efendim! Hangi bağın gülü ve hangi bahçenin sünbülüsün” dedi. Kız, “Benim babam Isfahan şahının eski hazinedarı olan keşiştir. Kerem eyle bizi böyle görmesin, beni salıver” dedi. Bey gene “Aslı nedir ki salıvereyim” dedi. Kızda gene: “Kerem eyle” dedi yalvardı. Bey gene “Aslı nedir” derken onu itti:

“Seni salıveririm, ama gel şimdi benim adım Kerem, senin adın Aslı olsun!” dedi. Kızın dahi kalbine aşk ateşi düşüp “Pekala efendim benim adım Aslı, senin adın Kerem olsun” deyip adları böyle kalmasına sebep oldu. Lakin kızdır şaşırıp bir yandan da, kaygıya kapıldı. Ya hak deyip okumaya başladı:

Ne gezersin melûl melûl bu yerde
Aman Kerem beni rüsvay eyleme.
Beni sana kısmet etmiş yaradan
Aman Kerem beni rüsvay eyleme.

Hiç olur mu buralarda öyle iş,
Keşiş babam duyar ederse teftiş
Duyulmadan öp yüzümden kalk sıvış,
Aman Kerem beni rüsvay eyleme.

Doyamadım tatlı tatlı dilinden
Kan bürüdü gözüm, korkmam ölümden,
Sarılasın ince meyan belimden,
Aman Kerem beni rüsvay eyleme.

Ağa Kerem, paşa Kerem, han Kerem,
Alış Kerem, tutuş Kerem, yan Kerem,
Aslı olsun sana kurban can Kerem,
Aman Kerem beni rüsvay eyleme.

Aslı türküyü tamam etti. Oğlanda kızın yalvarmasına dayanamayıp koyu verdi. Efsane de böyle başladı. Devamı kitaplarda dillerde bugüne geldi.

Kaynak: Kerem ile Aslı / Hasan Ali Yücel / Türkiye İş Bankası Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir